26 Şubat 2009 Perşembe

Geçmiş Zaman Olur ki

22 Kasım 2008 Cumartesi

Asaletin Sultanları

20 Ekim 2008 Pazartesi

Osmanlı evi, Osmanlı insanı



Araştırmalara göre, her yedi kişiden biri depresyon, ya da panik atak hastası..Gençler arasında yorgunluk ve umutsuzluk hâd safhada; kimse geleceğinden emin değil...Yani toplumun genç ve yaşlı nüfusuna genel bir bıkkınlık hâkim!Genelde umutsuzluk inançsızlığın çocuğudur. Bizim toplumun büyük çoğunluğu elhamdülillah Müslüman! Buna rağmen nedir bu bıkkınlık, küskünlük, umutsuzluk ve teslimiyet?Cevabı bulmak için geçmişimize bakmak gerekiyor. Zira bugün olup bitenlerin kökeni geçmiştedir. Zaten bu yüzden tarih bir “mihenk taşı” işlevi görür.Uzmanlara göre, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur var: Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır.Diğerleri bir yana, sadece şu “Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı mahallesi”ni bir ölçüde hayata geçirebilsek, eminim çok şey değişecek.Çünkü hayat mekâna ve muhite göre şekillenir.Eskiden “mahalle” dediğimiz sistemli muhitlerde ahşap, ferah, büyük, aileye mahsus, yüksek tavanlı evlerde otururduk. Mahalle, “imam”ın başkanlığında oluşturulan “ak saçlılar” (birikimli yaşlılar) tarafından denetlenir, sorunlar çıkar çıkmaz çözülür, komşular bir birlerine güvenirdi.Evler kıbleye dönük inşa edilirdi. Osmanlı insanının çoğunun “kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi.Cephesi kıbleye dönük evlerde yaşayanların yürek pusulaları da kıbleyi gösterirdi.Ortada mahalle mescidi, mescidin aynında bir eğitim kurumu (eğitimsiz Müslümanlığın yarım kalacağı inancından beslenen bu kurumlar mahallenin olmazsa olmaz varlıklarıydı), mahallelinin uğrayıp dertleşeceği bir “muhabbethâne” (sohbet evi) ve bunların çevresine dizilmiş cumbalı, bahçeli ahşap evler...Osmanlı evlerinin giriş kapıları bile Osmanlı’nın başkalarını düşünen ve tanısın tanımasın, dara düşen herkese yardım ulaştırmayı amaçlayan “infak=paylaşma, bölüşme” ahlâkının bir yansımasıydı... “Yardım” aşkıyla, giriş kapısının üstünü geniş bir örtü koyarlardı...Bu tam anlamıyla “yardım aşkına” yapılan bir uygulamaydı: Çünkü bu örtüden ev sahiplerinden çok, yağmurdan ve güneşten korunmak isteyen yorgun insanlar yararlanırlardı. Caddeden gelip geçenler bu örtü altına sığınıp doludizgin yağmurdan, ya da yakıcı güneşten korunurlar, sonra da ev sahiplerine dualar ederek giderlerdi...Bazen ev sahipleri, kendi saçak altlarına sığınanları “Tanrı misafiri” sayar, içeri buyur eder, karnını da doyurduktan sonra salardı. Tek cümle ile Osmanlı’da hayat “muavenet”ti (yardımlaşma).Yaralı göçmen kuşlara evlerinin saçak altında “kuş evi” yapmayı akıl eden yardım ahlâkı, elbette hayatın özü ve özeti olan insana karşı böylesine mehabetli, aşk yüklü, sevda dolu bir yaklaşım sergileyecekti...•Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir... Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur, ona göre karşılarlardı.Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu. Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, (çocukların özgür ruhlu yetişmelerinde acaba bu avluların rolü ne kadardır?) kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı.Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şıra hane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veya kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı.Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı.1835'te İstanbul'a gelen Miss Julia Pardoe, Osmanlı evlerinin avluları için, “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahçe sahnesini yazmadan önce buraları görmüş olsaydı” demişti. Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem el işi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı. Bu bir yürek paylaşımıydı. Bu yüzden Osmanlı kadınında depresyon ve panik atak gibi sinir hastalıklarına çok az rastlanırdı.Uzun zamandır Avrupa’dan ithal edilen üst üste bindirilmiş beton “site”lerde, şaşkınlaşmışlığımızı ve yalnızlığımızı yaşıyoruz...Belki de bu yüzden sinir hastalıkları yakamızı bırakmıyor.

Yavuz Bahadıroğlu

18 Ekim 2008 Cumartesi

Tarihin dirildiği mekânlar: Mezarlıklar

Yılın ilk günü Eyüp Sultan mezarlıklarını gezdim…
Rütbeli-rütbesiz, mevkili-mevkisiz bir sürü mezarın arasında kendi sonumu yaşarken, aklıma Yunus’un dizeleri düştü:
“Teferrüç eyleyi vardum,
“Sabahın sinleri gördüm…
“Karılmış kara toprağa,
“Ol nazik tenleri gördüm.
“Kimi gamda kimi şadman,
“Yatarlar sinnide pinhan,
“Boşanmış damar akmış kan,
“Batmış kefenleri gördüm.”

Eskilerimiz, mezarlıklara “vatanın tapu senedi” gözüyle bakar ve tapuyu korur gibi mezarlıklarını korurlardı…
Fakat bir ara, pek çok kültür kaynağımız gibi, eski mezarlıkları da ölüme terk ettik! Bereket versin bu gaflet fazla uzun sürmedi: “Geçmişine sahip çıkmayan geleceğine de sahip çıkamaz” anlayışı içinde uyandık.
Bu uyanış sonunda, kültür kaynaklarımızla birlikte, o kaynakları inşa eden ölülerimize de sahip çıkmaya başladık.
Eyüp Sultan Mezarlığı’nın şimdiki hali (özellikleri camiin haziresi) böyle bir sahip çıkışın eseridir
Eyüp Sultan Belediyesi’ni ve Belediye Başkanı Ahmet Genç dostumu kutluyorum. O himmet eli uzanmasaydı, tarihi mezarlık çoktan mezbeleliğe dönüşür, bazı kendini bilmez sergerdelerin mekânı haline gelirdi. Şimdi etraf tertemiz; tarihi mezarlar yenilenmiş.
Kırık mermerler değiştirilmiş. Mezarlık, tümüyle, eski bir huzur kenti manzarası kazanmış. Tarihi mezarlıktaki mezar taşlarını birazcık okuyabilen insan, tarihin içinde yürüdüğünü hissediyor.
Tarihi mezarlıklar aslında birer tarihtir çünkü…
Zaman mezarlıklarda ölümsüzlüğe kavuşur. Usta eller tarafından sanat âbidesine dönüştürülmüş mezar taşları, ayrı ayrı hayatların hikâyesini anlatır.
Ayrıca, mezar taşlarındaki hürmet ve azamet, Osmanlı ceddimizin ebedî hayata (ahırete) verdiği değeri de simgeler.
Kısacası hayat eski mezarlıklarda daha bir kıymet ve anlam kazanır.Gelecekten haberdar olmak için müneccim olmaya gerek yok; gidin eski bir mezarlığa, kendi geleceğinizi gözlerinizle görün!..Hem tarih içinde yürüyün, hem de geçmişinizde geleceğinizi yaşayın.
Asrî mezarlıklarda tarih içinde yürürken, birden tanıdık biri çıkar karşınıza: “Hüvelbaki” diye başlayan hitabenin içinde geçen isim, ilkokuldan beri tarih kitaplarında okuduğunuz aşina bir isimdir...
İşte bu rastlaşma tarihi bir eski zaman masalı olmaktan çıkarıp sürekliliğe dönüştürür. Tarihin yitip giden bir şey olmadığını hissedersiniz. Aynı zamanda onunla iç içe yaşadığınızı fark edersiniz.
Karşınızda Sultan Dördüncü Murad’ın sadrazamlarından Hafız Ahmed Paşa, üç adım sağında İkinci Vezir Sinan Paşa, yanındaki tüm görkemiyle Rüstem Paşa, bir kulaç kadar ilerisinde Köprülü Mehmed Paşa, çandarlı Halil Paşa, Murteza Paşa… Şehzâdeler, kadın efendiler, valide sultanlar, şeyhülislâmlar, yeniçeri ağaları, sekban başları...
Tarihten gelen aşina simalar, “Kimler gelmiş, kimler geçmiş şu fani âlemden!” sözünü gaflet uykusu uyuyan bendenize âdeta haykırıyor.
Eyüp Sultan mezarlığında yatan sultanları, şehzâdeleri, sadrazamları, beyleri, paşaları, kısacası kendi dönemlerinin kudret ve azamet sembollerini görmek, kendi faniliğim üstüne ebediyet kılıfı geçirme hayalimi (yani başkaları ölüyor ama ben sonsuza kadar yaşayacağım düşüncesini) altüst etti. öyle ya: Şimdi kıyamet uykusu uyuyan bu insanlar bir zamanlar hüküm sahibiydi. Dedikleri dedikti. İki kelime ile baş alıp baş verir, iki cümle arasında krallara boyun eğdirirlerdi… öyle güçlüydüler ki, eminim hiç birine ölüm yakıştırılmazdı.
Yine de ölüp gittiler. Mahallenin garibanıyla devletin en üst makamı, mezarlıkta eşitlendi. Bu anlamda ölüm her insana yakışıyor! Yakışmasaydı Efendimiz ölür müydü?Yakışıyor, çünkü Cennet yolunun kapısıdır, ölüm; yaratılmış en büyük ve ebedî nimete ulaşmanın çaresidir…Cennet’e gitmek için ölmek lâzım!
Makam, mevki, rütbe, sırma ve apoletleri mezar taşlarında görmek, dünyanın herkes için “fanî” olduğunu bana bir kere daha anlattı…
Dünyaya kilitli yüreğimin kilidi bir kez daha kırıldı.

Yavuz Bahadıroğlu

16 Ekim 2008 Perşembe

Orhan Gazi




Orhan Gazi 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesı Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in kızı Mal Hatundu. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ulemaya hürmetli, dindar, adaletli, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı.
Orhan Gazi, babası Osman Gazi'nin 1326'da vefatı üzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi 1346'da Bizans İmparatoru VI.Yoannis Kantakuzinos'un kızı Teodora ile evlendi.
Ayrıca, Yarhisar Tekfur'unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti'nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigar doğdu.
Erkek çocukları: Süleyman Paşa, Murad Hüdavendigar, İbrahim, Halil, KasımKız çocukları: Fatma Hatun


Savaşlarda daima ordusunun başında bulunan Orhan Gazi'nin siyasi ve askeri en önemli başarısı, kuşkusuz Bursa'nın 6 Nisan 1326'da alınmasıydı. Alaüddin Ali Bey'i kendine vezir atayan Orhan Gazi, Orhaneli kazasını ele geçirerek, Bursa önlerine geldi ve şehri kuşattı. Şehir, ciddi bir çatışmaya girmeden teslim alındı. Devletin merkezi Bilecik'ten Bursa'ya nakledildi.
Akçakoca, Karamürsel, Abdurrahman Gazi gibi öncü komutanlar ise Kandıra, Aydos ve Semendire kalelerini aldılar. Böylece Osmanlı sınırları Karadeniz ve İstanbul Boğazı'na doğru genişletildi. 15 yaşından beri hayatı savaşlar ve zaferlerle geçen Orhan Gazi askeri bir düzenleme yaparak 1328 yılında "Yaya" ismini verdiği bir ordu kurdu.
Osmanlıların Kocaeli yarımadasındaki kaleleri alarak, İstanbul Boğazı'na kadar gelmeleri, Bizans İmparatorluğu'nu telaşlandırdı. İmparator III. Andronikos, hem fethedilen kaleleri geri almak, hem de kuşatılmış olan İznik'i kurtarmak için bir ordu hazırladı. Orhan Gazi İznik'te bir miktar kuvvet bırakarak Bizanslılara karşı harekete geçti. İki ordu Palekonon'da (Maltepe) karşılaştı, yapılan Palekonon Savaşı'nda Bizans ordusu yenildi (1329).
Kazanılan bu önemli zaferden sonra Orhan Gazi, İznik kuşatmasına devam etti. Bizans İmparatorluğundan ümidini kesen İznik kumandanı bazı şartlarla teslim olacağını bildirdi. Orhan Gazi ileri sürülen şartlara uyulacağına ve halka iyi davranılacağına dair söz verdi. Hıristiyanlığın en önemli kentlerinden biri olan İznik böylece Türk hakimiyetine girdi (1330).
Orhan Gazi fetihlere devam ederek; 1331'de Taraklı, Göynük ve Mudurnu'yu, 1333'de Gemlik'i Osmanlı topraklarına kattı. Orhan Gazi 1337'de önemli bir ticaret merkezi olan İzmit'i ve çevresini (Koyunhisar, Hereke, Yalova, Armutlu) fethetti ve buranın idaresini oğlu Süleyman Paşa'ya verdi.
1342 yılında Balıkesir yakınlarındaki Rumlara ait Kirmasti, Mihaliç ve Ulubat kaleleri fethedilince Karesioğulları Beyliği ile sınır komşusu olunmuştu. Orhan Gazi Karesioğulları beyliğindeki taht kavgalarından yararlanarak bu beyliğin topraklarını ele geçirdi (1345). Karesi Beylerinden Hacı İlbey ile Evrenos Gazi, Osmanlı hizmetine girdiği gibi, Beyliğin donanması da Osmanlı Devletine katıldı. Marmara Adaları, Üsküdar ve Kadıköy fethedildi(1352). 1354 yılında ise Gerede Beyliği ele geçirildi ve Ankara ilk kez fethedildi.
tasarım


Orhan Gazi imar ve şehir planlamasına da önem veren bir padişahtı. İznik'in fethedilmesinden sonra, 1331 yılında İznik'teki meşhur Ayasofya Kilisesi camiye çevrildi. Ayrıca 1333'de yine İznik'te Osmanlı tarihinin ilk camisi olan Hacı Özbek Camii yaptırıldı.
Orhan Gazi'nin yaptırdığı diğer eserler şunlardır;

İznik Hacı Hamza Camii ve Kümbeti,

İznik Yeşil Camii,

Bilecik Orhan Camii,

Bilecik Orhan Gazi İmareti,

Gebze Orhan Camii,

Bursa Orhan Camii,

İznik Nilüfer Hatun İmareti.

Bilime ve eğitime büyük önem veren Orhan Gazi Bursa Medresesini de yaptırdı.

05 Ekim 2008 Pazar

Osman Gazi





















Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi 1258'de Söğüt'te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, annesi Hayme Hatun'dur. Osman Gazi uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaşlıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adaletliydi. Fakirlere yedirip, giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti kendi evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.Osman Gazi, 1281 yılında Söğüt'te Kayı Boyu'nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ilerde Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu.Osman Gazi, Ahi Şeyhlerinden Edebali'nin görüşlerine değer verir ve ona saygı duyardı. Sık sık Şeyh Edebali'nin Eskişehir Sultanönü'ndeki Dergahına gider ve misafir kalırdı.Osman Gazi bir gece Şeyh Edebali'nin dergahında misafirken, bir rüya gördü. Sabah olunca hemen Şeyh Edebali'ye koşup, ona şöyle dedi: "Şeyhim, rüyama girdiniz. Göğsünüzden bir ay çıktı. Yükseldi, yükseldi, sonra benim koynuma girdi. Göbeğimden bir ağaç büyümeye başladı. Büyüdü, yeşillendi. Dal, budak saldı. Dallarının gölgesi bütün dünyayı tuttu. Rüyam ne manaya gelirŞeyh, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi:"Müjdeler olsun ey Osman! Hak Teala, sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya, evladının himayesinde olacak, kızımda sana eş olacak."Bu olaydan sonra Şeyh, kızı Bala Hatun'u Osman Bey'e verdi. Bu evlilikten de Alaeddin doğdu.Anadolu'da kurulup, 600 yıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm süren Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, 1326'da Bursa'da Nikris hastalığından öldü. Vefat ettiğinde geriye bıraktığı mal varlığı şunlardı: Bir at zırhı, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, bir tirkeş, birkaç at, üç sürü koyun, tuzluk ve kaşıklık.
Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey
Kız çocukları: Fatma Hatun

04 Ekim 2008 Cumartesi

Osmanlı Devleti